Haklıydı. İki buçuk saat süren film, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve İslam’ın temel mesajlarına yoğunlaşmıyordu. Çağrı nübüvveti, İslam’ın mesajını anlatmıştı. Mecidi ise aramızdan bir beşer olmakla beraber âlemlerin Rabb’inin “Habibim” diye seslendiği o şahısta temerküz eden kutsallığa, handiyse “aura”ya odaklanmış. İnsanın aklına “Deepak Chopra filmin danışmanları arasında mı?” diye bir soru düşürecek kadar çok ışıklı bir “aura” bu.
Filmde dini öğretiden ziyade Hz. Muhammed’in şahsından taşan nur var. Rabb’in Muhammed’i imtihan edişi ve O’na duyduğu muhabbet var. Ancak bu dahi bütünlüklü bir kurguyla verilememiş, Doğu sinemasına özgü odaklanma problemi aşılamamış. O kadar uzun bir film görkemli bir finali gerektirir, ama öyle olmamış. Bizim kaynaklarımızda geçmeyen, iyi “Siyer-i Nebi” donanımı olanların dahi bilmediği “mucizeler” icat edilmiş. Ebrehe’yi bile kendi dilinde konuşturan yönetmen, neden filmi Arapça çekmemiş belli değil. Farsça konuşan karakterler yabancılaştırma efekti gibi.
“İran ya da Şia etkisi” eleştirilerinin başında filmin Beni Haşim ve Beni Ümeyye kabilesi arasındaki gerginliğe önemli bir yer vermesi geliyor. Ama şu var ki Peygamber’imizin amcası Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil’in polemikçiliği ve hırsı o kadar sinematografik ki hiçbir yönetmen bu karakterdeki sahici nefretin kökenine bigâne kalamaz. Tebbet Suresi’nde Ebu Leheb ile birlikte kınanmış olması boşuna değil, Hz. Muhammed’e bebekliğinden beri düşmanlık eden, onun aç kalmasına neden olan bu karakterin motivasyonu kabilecilik, kıskançlık ve anne olamamak ise bunu bilmemizde sakınca yok diye düşünürüm.
Filmin Hz. Muhammed’i Batı’ya şirin gösterme amacı taşıdığı da söylendi.
Bence filmin hedefi Batı’ya şirin görünmekten ziyade kadın izleyiciyi yakalamak. Mecidi kadınlara hitap eden bir Hz. Muhammed film çekmiş, bu tamamen yeni bir şey ve kanımca yanlış anlaşılması da bu yüzden.
Belki de bu nedenle filmi beğenmedim ama sevdim. Bütün kusurlarına rağmen sevdim.
Amine’nin evlat hasreti daha önce hiç üzerinde düşünmediğim bir boyuttu. Hz. Muhammed’in annesinin yaşadığı özlem, korku ve endişe kalbime saplandı. Çocuk Muhammed’in annesi öldüğünde kederden hasta oluşu, kâinatın efendisini hiç doğmayacak ikinci oğlum gibi sevmeme neden oldu.
Kıyafetine takılan kuru ve dikenli bir bitkiden ayrılmaya çalışırken, o çirkin çalı parçasını incitmemeye özen gösteren Efendimiz’in zarafetini izlerken ağladığımı gizlemeyeceğim.
Kız bebeğini gömmeye çalışan adama, “Bebeğinin gözleri ne kadar güzel, tıpkı sana benziyor, ne şanlısın ki gözleri sana benzeyen evlatlar doğuracak” diyerek verdiği ince ayardaki zekâya yeniden hayran oldum. “Kız çocuk rahmettir’ cümlesi filmde iki kez geçti ve ben bu hatırlatmanın değerini bilecek kadar uzun yaşadığımı düşünüyorum.
Uçsuz bucaksız gibi görünen durgun su oluğuna batırılan sayısız ellerin yer aldığı o son sahneyi “görebilen” kaç kişi var bilmiyorum. Hz. Peygamber’in ellerini temsil eden son bir çift el hariç hepsi kadın eliydi; çünkü Peygamber’imiz kadınların biatını bir tas içine konmuş su aracılığıyla alırdı. Mecidi’nin güçlü sinema duygusu ile bir tas değil, nehirler dolusu su, milyonlarca kadını Hz. Peygamber’in ahdine bağlayan bir bağ olarak yeniden anlamlanıyordu.
Mecidi, bu filmle adeta kadınların Hz.Muhammed’e (SAV) biatını tazeliyordu.
Sadece bu yüzden Mecidi’ye teşekkürü borç biliyorum.
Habertürk
1 Kasım 2016
YORUMLAR
1877 kez izlendi
921 kez izlendi
1072 kez izlendi
2293 kez izlendi
YORUM YAPIN
Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.